SMK MADDE 4 NEDİR? MARKA OLABİLECEK İŞARETLER VE AYIRT EDİCİLİK ŞARTLARI

1. Giriş
Marka hukuku, modern ekonomik düzenin en işlevsel araçlarından biri olarak, piyasa aktörleri arasındaki rekabetin düzenlenmesinde ve tüketici davranışlarının yönlendirilmesinde merkezi bir rol üstlenmektedir. Bir teşebbüsün mal veya hizmetlerini diğerlerinden ayırt etmeye yarayan işaretler, yalnızca ekonomik bir tanımlama aracı değil; aynı zamanda güven, kalite ve süreklilik algısını taşıyan hukuki göstergelerdir. Bu nedenle marka, klasik anlamda bir işaret olmanın ötesinde, tüketici zihninde oluşan bir anlam ve çağrışım sistemidir.
6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 4. maddesi (SMK m.4), bu dönüşümün Türk hukukundaki en önemli normatif ifadesini oluşturmaktadır. Hüküm, marka olabilirlik kriterini belirlemekle kalmayıp, aynı zamanda hangi işaretlerin hukuki koruma alanına dahil edileceğini tayin ederek marka hukukunun sınırlarını çizmektedir. Bu yönüyle SMK m.4, salt tanımsal bir düzenleme değil; marka hukukunun işleyişine yön veren bir eşik norm niteliğindedir.
1.1 Uluslararası Çerçeve: TRIPS m.15 ve Marka Olabilirlik
Marka olabilirlik kavramı, yalnızca ulusal hukuk sistemlerinin değil, aynı zamanda uluslararası fikri mülkiyet rejiminin de temel yapı taşlarından biridir. Bu bağlamda Dünya Ticaret Örgütü bünyesinde kabul edilen TRIPS Anlaşması’nın 15. maddesi, marka tanımı ve tescil edilebilirlik bakımından küresel bir standart ortaya koymaktadır.
TRIPS m.15’e göre, bir işletmenin mal veya hizmetlerini diğerlerinden ayırt etmeye elverişli olan her türlü işaret marka olarak korunabilir. Bu düzenleme, kelimeler, kişi adları, harfler, sayılar, şekiller ve renk kombinasyonlarını örnekleyici olarak saymakta; ancak sınırlı bir liste öngörmemektedir. Böylece açık uçlu bir marka anlayışı benimsenmiştir.
Aynı zamanda, ayırt edicilikten yoksun işaretlerin kullanım yoluyla bu niteliği kazanabileceği kabul edilerek, marka hukukunun statik değil dinamik bir karaktere sahip olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca marka tescilinin, mal veya hizmetin niteliğine bağlı olarak reddedilemeyeceği ve başvurunun yalnızca kullanım eksikliği nedeniyle geri çevrilemeyeceği düzenlenmiştir.
Bu çerçevede TRIPS m.15, SMK m.4’te benimsenen geniş ve esnek marka anlayışının uluslararası temelini oluşturmaktadır.
1.2 SMK m.4’ün Sistematik Konumu
SMK m.4, marka hukukunun sistematiğinde başlangıç noktasını teşkil eder. Bu hüküm, “marka olabilirlik” kriterini düzenlerken; SMK m.5, tescil engellerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla marka hukukunda iki aşamalı bir değerlendirme söz konusudur:
İşaretin marka olup olamayacağı
Bu işaretin tescil edilip edilemeyeceği
Bu ayrım, özellikle yeni nesil markalar bakımından kritik öneme sahiptir. Zira bir işaret SMK m.4 kapsamında marka olabilir nitelik taşısa dahi, ayırt edicilikten yoksun olması veya diğer ret sebepleri nedeniyle tescil edilemeyebilir.
1.3 SMK m.4’ün Normatif Yapısı ve Gerekçesi
SMK m.4’e göre marka; bir teşebbüsün mal veya hizmetlerini diğerlerinden ayırt etmeyi sağlaması ve sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını mümkün kılacak şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla, her türlü işaretten oluşabilir.
Bu düzenleme iki temel unsura dayanır:
Ayırt edicilik (fonksiyonel unsur)
Sicilde gösterilebilirlik (teknik unsur)
Madde gerekçesi, bu yapının bilinçli bir tercihin sonucu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Özellikle mülga 556 sayılı KHK’da yer alan “çizimle gösterilebilirlik” şartının kaldırılması, marka hukukunda önemli bir paradigma değişimini ifade eder. Bu değişiklikle birlikte, ses, hareket ve multimedya gibi yeni nesil markaların tescilinin önü açılmıştır.
Kanun koyucu bu düzenlemeyi, hem Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması’na hem de Avrupa Birliği marka hukukuna uyum amacıyla gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda benimsenen yaklaşım, katı şekilcilik yerine esnek ve teknolojiye uyumlu bir sistemdir.
2. Marka Olabilecek İşaretler
SMK m.4, marka olabilir işaretler bakımından sınırlı sayım ilkesini terk ederek “her türlü işaret” ibaresiyle açık uçlu bir sistem benimsemiştir. Bu yaklaşım, marka hukukunun statik değil, gelişen ticari ve teknolojik gerçekliklere uyum sağlayabilen dinamik bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim madde gerekçesinde de açıkça ifade edildiği üzere, bu tercih hem uluslararası yükümlülüklerle hem de Avrupa Birliği marka hukukundaki dönüşümle uyumludur.
Bu çerçevede marka olabilirlik değerlendirmesi, belirli işaret kategorilerinin varlığına indirgenemez; esas olan, işaretin ayırt edicilik fonksiyonunu yerine getirebilmesi ve sicilde açık ve kesin biçimde gösterilebilir olmasıdır. Dolayısıyla SMK m.4, marka hukukunu kategorik bir sistemden ziyade fonksiyonel bir değerlendirme rejimi üzerine kurmaktadır.
2.1 Geleneksel İşaretler
Geleneksel marka türleri, marka hukukunun tarihsel olarak en köklü kategorisini oluşturur. Bu kapsamda özellikle kelime markaları, şekil markaları, renk markaları ve ambalaj (trade dress) markaları öne çıkmaktadır. Ancak bu işaret türlerinin yerleşik olması, ayırt edicilik bakımından sorun içermedikleri anlamına gelmemektedir.
Kelime markaları bakımından en temel sorun, işaretin tanımlayıcı veya jenerik nitelik taşımasıdır. Bir mal veya hizmetin cinsini, niteliğini, kalitesini veya amacını doğrudan ifade eden kelimeler, kural olarak ayırt edicilikten yoksun kabul edilir. Bu yaklaşım, yalnızca marka hukukunun iç mantığından değil; aynı zamanda rekabetin korunması gerekliliğinden kaynaklanmaktadır.
Şekil markaları ve özellikle ürün şekilleri bakımından ise “fonksiyonellik” ilkesi belirleyici bir rol oynar. Bir ürünün teknik sonucu elde etmek için zorunlu olan şeklin marka olarak korunması, piyasada rekabeti sınırlayıcı bir etki doğurur. Bu nedenle marka hukuku, şekil markalarına ilişkin korumayı dikkatli ve sınırlı bir çerçevede ele almaktadır.
Renk markaları ise ayırt edicilik bakımından en problemli alanlardan birini oluşturur. Tek bir rengin marka olarak tescili, genellikle ancak yoğun kullanım sonucu tüketici nezdinde belirli bir işletmeyle özdeşleşmesi halinde mümkün olmaktadır. Aksi halde, renklerin tekelleştirilmesi piyasada ciddi rekabet sorunlarına yol açabilir.
Ambalaj ve ürün görünümü (trade dress) de belirli koşullar altında marka olarak korunabilir. Ancak burada da ürünün estetik veya teknik özellikleri ile marka fonksiyonu arasında net bir ayrım yapılması gerekmektedir.
2.2 Geleneksel Olmayan (Yeni Nesil) Markalar
Teknolojik gelişmeler ve pazarlama stratejilerindeki dönüşüm, marka hukukunun kapsamını genişleterek yeni nesil işaret türlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu kapsamda ses markaları, hareket markaları, multimedya markaları, pozisyon markaları ve hologram markalar gibi işaretler, SMK m.4 çerçevesinde marka olabilir nitelikte kabul edilmektedir.
Bu işaret türlerinde temel sorun, işaretin varlığı değil; temsil edilebilirliği ve hukuki olarak sınırlarının belirlenebilirliğidir. Geleneksel marka türlerinde görsel temsil yeterli olurken, yeni nesil markalarda dijital formatlar aracılığıyla temsil söz konusu olmaktadır.
Bu noktada Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi uygulamaları, Türk hukuku bakımından da yönlendirici bir işlev görmektedir. EUIPO, ses markaları için MP3 formatını, hareket ve multimedya markaları için ise MP4 formatını kabul ederek marka temsilinde teknik esnekliği artırmıştır.
SMK m.4’te grafik gösterim şartının kaldırılması da bu dönüşümün doğrudan bir sonucudur. Böylece marka hukukunda temsil, biçimsel bir zorunluluk olmaktan çıkarak, koruma konusunun açık ve kesin biçimde anlaşılmasını sağlayan fonksiyonel bir araç haline gelmiştir.
3. Ayırt Edicilik
Ayırt edicilik, marka hukukunun kurucu unsurudur. Bir işaretin marka olarak korunabilmesi için, ilgili mal veya hizmetlerin ticari kaynağını gösterebilme kapasitesine sahip olması gerekir. Bu nedenle ayırt edicilik, yalnızca bir tescil şartı değil; marka hakkının varlık sebebidir.
SMK m.4’te açıkça ifade edilmese dahi, ayırt edicilik kriteri hükmün zımni fakat merkezi unsurunu oluşturur. Nitekim hem TRIPS m.15 hem de madde gerekçesi, ayırt ediciliğin marka olabilirliğin temel koşulu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
3.1 Soyut Ayırt Edicilik
Soyut ayırt edicilik, bir işaretin doğası gereği ayırt edici olup olmadığını ifade eder. Bu kapsamda özellikle jenerik ve tanımlayıcı işaretler, kural olarak ayırt edicilikten yoksun kabul edilir.
Jenerik işaretler, bir mal veya hizmetin genel adı haline gelmiş ifadelerdir ve hiçbir şekilde marka korumasından yararlanamaz. Tanımlayıcı işaretler ise mal veya hizmetin özelliklerini doğrudan ifade eder ve bu nedenle herkes tarafından serbestçe kullanılabilmesi gerekir.
Ayırt ediciliğin değerlendirilmesinde yalnızca işaretin kendisi değil; aynı zamanda ilgili tüketici kitlesi ve sektör koşulları da dikkate alınmalıdır. Bu durum, ayırt ediciliğin mutlak değil; bağlamsal bir nitelik taşıdığını göstermektedir.
3.2 Kullanımla Kazanılan Ayırt Edicilik
Başlangıçta ayırt edicilikten yoksun olan bir işaret, zaman içerisinde yoğun kullanım sonucu bu niteliği kazanabilir. Bu durum, doktrinde “secondary meaning” olarak ifade edilmektedir.
Kullanımla kazanılan ayırt ediciliğin kabul edilebilmesi için, işaretin ilgili tüketici kitlesi nezdinde belirli bir işletmeyle özdeşleşmiş olması gerekir. Bu kapsamda değerlendirmeye alınan unsurlar arasında kullanım süresi, reklam faaliyetleri, satış hacmi ve pazar payı yer almaktadır.
Türk uygulamasında bu tür ayırt ediciliğin ispatı oldukça sıkı kriterlere bağlanmıştır. Bu durum, özellikle tanımlayıcı işaretler bakımından tescil imkanını daraltmakta ve uygulamada önemli tartışmalara yol açmaktadır.
4. Sicilde Gösterim ve Temsil Rejimi
SMK m.4 ile getirilen en köklü değişikliklerden biri, markanın sicilde gösterimine ilişkin yaklaşımın yeniden tanımlanmasıdır. Mülga 556 sayılı KHK döneminde aranan “çizimle görüntülenebilirlik” şartı, özellikle geleneksel olmayan marka türleri bakımından ciddi sınırlamalar doğurmakta idi. Bu nedenle yeni düzenleme ile birlikte, bu katı biçimsel şart terk edilmiş; yerine işaretin “koruma konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayacak şekilde sicilde gösterilebilir olması” kriteri getirilmiştir.Bu değişiklik, yalnızca teknik bir kolaylaştırma olarak değerlendirilemez. Aksine, marka hukukunda temsilin fonksiyonuna ilişkin yaklaşımın değiştiğini göstermektedir. Artık esas olan, işaretin belirli bir görsel forma indirgenmesi değil; hukuki koruma kapsamının üçüncü kişiler tarafından anlaşılabilir şekilde ortaya konulmasıdır. Bu yönüyle sicilde gösterim, marka hakkının sınırlarını belirleyen temel araçlardan biri haline gelmiştir.
4.1 Grafik Gösterim Şartının Kaldırılması ve Paradigma Değişimi
Grafik gösterim şartı, uzun yıllar boyunca marka hukukunun vazgeçilmez unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Ancak bu şart, özellikle ses, hareket ve multimedya gibi işaretlerin marka olarak tescilini ya imkânsız hale getirmiş ya da ciddi ölçüde zorlaştırmıştır.
SMK m.4 ile birlikte bu şartın kaldırılması, marka hukukunun teknik sınırlardan arındırılarak daha kapsayıcı bir yapıya kavuşturulmasını sağlamıştır. Bu değişim, kanun koyucunun madde gerekçesinde de açıkça ifade edildiği üzere, Avrupa Birliği marka hukukunda benimsenen esnek yaklaşımın Türk hukukuna yansımasıdır.
Bu noktada önemli olan husus, temsilin tamamen serbest bırakılmamış olmasıdır. Aksine, grafik gösterim şartının yerine daha işlevsel ve hukuki güvenliği esas alan bir kriter seti getirilmiştir. Böylece marka hukukunda şekilcilik terk edilirken, belirlilik ilkesi korunmuştur.
4.2 Gösterim Kriterleri ve Hukuki Belirlilik
Yeni sistemde bir işaretin marka olarak tescil edilebilmesi için, sicildeki gösterimin belirli nitelikleri taşıması gerekmektedir. Bu nitelikler doktrinde ve uygulamada genel olarak şu şekilde ifade edilmektedir:
Açıklık (clarity)
Kesinlik (precision)
Erişilebilirlik (accessibility)
Nesnellik (objectivity)
Dayanıklılık (durability)
Bu kriterlerin temel amacı, marka korumasının kapsamının hem idari makamlar hem de üçüncü kişiler tarafından açık ve öngörülebilir şekilde anlaşılmasını sağlamaktır. Böylece marka hakkının sınırları belirsiz bir alan olmaktan çıkarılarak hukuki güvenlik temin edilmektedir.
Bu yaklaşım, Avrupa Birliği Adalet Divanı tarafından geliştirilen içtihatlarla da paralellik göstermektedir. Özellikle temsilin yalnızca teknik bir mesele olmadığı; aynı zamanda üçüncü kişilerin hukuki risklerini öngörebilmeleri açısından merkezi bir rol oynadığı kabul edilmektedir.
Sonuç olarak sicilde gösterim, marka hukukunda şekli bir gereklilik olmaktan çıkarak, doğrudan doğruya hak kapsamını belirleyen normatif bir araç haline gelmiştir.
5. AB Hukuku ile Karşılaştırmalı Değerlendirme
SMK m.4, hazırlanış süreci itibarıyla Avrupa Birliği marka hukukuna uyum amacı taşımaktadır. Nitekim madde gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere, düzenleme hem TRIPS Anlaşması’na hem de Avrupa Birliği’nin 2015 tarihli marka reformuna paralel şekilde kaleme alınmıştır.
Avrupa Birliği hukukunda marka olabilirlik, uzun süredir açık uçlu bir sistem içerisinde değerlendirilmekte ve özellikle yeni nesil markalar bakımından esnek bir yaklaşım benimsenmektedir. Grafik gösterim şartının kaldırılması ve dijital temsil araçlarının kabul edilmesi, bu esnekliğin somut göstergeleridir.
Türk hukukunda ise normatif düzeyde bu uyum büyük ölçüde sağlanmış olmakla birlikte, uygulamada daha temkinli ve yer yer dar yorumlayıcı bir yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Özellikle ayırt edicilik değerlendirmesi ve geleneksel olmayan markaların kabulü bakımından, uygulayıcıların ihtiyatlı hareket ettiği dikkat çekmektedir.
Bu durum, norm ile uygulama arasındaki gerilimi ortaya koymakta ve marka hukukunun gelişimi bakımından önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Uzun vadede, Türk uygulamasının da Avrupa Birliği içtihatlarıyla daha uyumlu ve esnek bir çizgiye evrilmesi beklenmektedir.
6. Sonuç
SMK m.4, marka hukukunda yalnızca bir tanım normu değil; aynı zamanda sistemin temel parametrelerini belirleyen dinamik bir düzenlemedir. Bu hüküm, marka olabilirlik kriterini ayırt edicilik ve temsil edilebilirlik ekseninde yeniden tanımlayarak, modern ticari hayatın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yapı ortaya koymaktadır.
Grafik gösterim şartının kaldırılması ve açık uçlu işaret anlayışının benimsenmesi, marka hukukunun teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilmesini mümkün kılmıştır. Bu dönüşüm, marka kavramının maddi bir işaretten ziyade, hukuken sınırları belirlenebilir bir algı alanı olarak değerlendirilmesini beraberinde getirmiştir.
Sonuç olarak marka, artık yalnızca bir işaret değil; piyasa içerisinde anlam kazanan ve tüketici zihninde yer eden bir göstergedir. SMK m.4 ise bu dönüşümü normatif düzlemde somutlaştıran ve marka hukukunun evrimsel karakterini yansıtan temel bir düzenleme olarak öne çıkmaktadır.
7. Sık Sorulan Sorular (SSS)
7.1 SMK m.4’e göre marka nedir?
SMK m.4’e göre marka; bir teşebbüsün mal veya hizmetlerini diğer teşebbüslerin mal veya hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlayan ve koruma konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını mümkün kılacak şekilde sicilde gösterilebilen her türlü işarettir. Bu tanım, markayı yalnızca bir işaret olarak değil; ayırt edicilik fonksiyonu taşıyan hukuki bir değer olarak ele almaktadır.
7.2 Her işaret marka olarak tescil edilebilir mi?
Hayır. SMK m.4 her türlü işaretin marka olabileceğini belirtse de, bu işaretlerin ayırt edicilik fonksiyonunu yerine getirmesi gerekir. Ayrıca SMK m.5 kapsamında düzenlenen mutlak ret sebepleri de tescil sürecinde belirleyici rol oynar. Dolayısıyla her işaret marka olabilir nitelikte olsa bile, her zaman tescil edilebilir değildir.
7.3 Ayırt edicilik ne anlama gelir?
Ayırt edicilik, bir işaretin belirli bir işletmeye ait mal veya hizmetleri diğerlerinden ayırt etme kapasitesidir. Bu kavram, marka hukukunun temelini oluşturur. Ayırt edici olmayan bir işaret, kural olarak marka korumasından yararlanamaz.
7.4 Tanımlayıcı bir işaret marka olabilir mi?
Kural olarak hayır. Tanımlayıcı işaretler, mal veya hizmetin niteliğini doğrudan ifade ettiği için ayırt edicilikten yoksun kabul edilir. Ancak bu tür işaretler, yoğun ve sürekli kullanım sonucunda tüketici nezdinde belirli bir işletmeyle özdeşleşirse marka olarak tescil edilebilir. Bu durum “kullanımla kazanılan ayırt edicilik” olarak adlandırılır.
7.5 Ses veya hareket gibi işaretler marka olabilir mi?
Evet. SMK m.4 ile birlikte grafik gösterim şartının kaldırılması sayesinde ses, hareket ve multimedya gibi geleneksel olmayan işaretler de marka olarak tescil edilebilir hale gelmiştir. Bu tür markalarda önemli olan, işaretin sicilde açık ve kesin şekilde temsil edilebilmesidir.
7.6 Grafik gösterim şartı neden kaldırılmıştır?
Grafik gösterim şartı, özellikle yeni nesil markaların tescilinde sınırlayıcı bir etki yaratmaktaydı. Bu nedenle kanun koyucu, bu katı şartı kaldırarak daha esnek bir sistem benimsemiştir. Yeni sistemde önemli olan, işaretin koruma kapsamının açık ve kesin şekilde anlaşılabilmesidir.
7.7 Marka tescili için kullanım şart mı?
Hayır. Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması m.15 uyarınca, marka başvurusu için fiili kullanım şart değildir. Ancak kullanım, özellikle ayırt ediciliğin sonradan kazanılması bakımından önemli bir rol oynayabilir.
7.8 Marka olarak tescil edilemeyecek işaretler nelerdir?
Ayırt edicilikten tamamen yoksun işaretler, kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı işaretler ve tüketiciyi yanıltıcı nitelikteki işaretler marka olarak tescil edilemez. Bu hususlar SMK m.5 kapsamında düzenlenmiştir.
7.9 Marka korumasının kapsamı nasıl belirlenir?
Marka korumasının kapsamı, işaretin sicildeki gösterimi ile belirlenir. Bu nedenle temsilin açık, kesin ve anlaşılabilir olması büyük önem taşır. Bu yaklaşım, Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatlarında da vurgulanmaktadır.
7.10 SMK m.4 neden bu kadar önemlidir?
SMK m.4, marka hukukunun başlangıç noktasını oluşturur. Hangi işaretlerin marka olabileceğini belirleyerek koruma alanının sınırlarını çizer. Bu yönüyle yalnızca tanım maddesi değil; marka hukukunun temelini oluşturan normatif bir düzenlemedir.
İlgili Makaleler ve İleri Okuma
Marka olabilirlik ve ayırt edicilik kriterleri, tescil sürecinin yalnızca ilk aşamasını oluşturmaktadır. Nitekim bir işaret SMK m.4 kapsamında marka olabilir nitelikte olsa dahi, SMK m.5’te düzenlenen mutlak ret nedenleri nedeniyle tescil edilemeyebilir. Bu bağlamda marka başvurusu öncesinde, mutlak ret nedenlerinin kapsamının detaylı şekilde değerlendirilmesi büyük önem taşır.
👉 Bu konunun ayrıntılı analizi için:
https://www.yigitlegal.com/markahukuku/marka-tescilinde-mutlak-ret-nedenleri
Bu çerçevede mutlak ret nedenleri, yalnızca bireysel marka başvurularının değil; marka sicilinin bütünlüğünün ve piyasa düzeninin korunmasında belirleyici bir rol oynamaktadır.
YASAL UYARI VE TELİF HAKKI
Yiğit Legal web sitesinde yer alan işbu makale ve tüm içerikler, yalnızca genel bilgilendirme ve akademik paylaşım amacıyla hazırlanmış olup, hiçbir şekilde hukuki tavsiye, mütalaa veya danışmanlık hizmeti niteliği taşımaz. Site içeriğinin okunması, kullanılması veya site üzerinden iletişime geçilmesi, ziyaretçi ile Yiğit Legal veya Av. Muhammed Ali Yiğit arasında bir avukat-müvekkil ilişkisi kurmaz. Hukukun dinamik yapısı gereği mevzuat ve içtihat değişikliklerinden kaynaklanabilecek güncellik sorunlarından veya bu bilgilere dayanılarak yapılan işlemlerden doğacak doğrudan veya dolaylı zararlardan Yiğit Legal sorumlu tutulamaz. İşbu içeriğin tüm fikri mülkiyet hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında Yiğit Legal’e ait olup; kaynak gösterilmek ve link verilmek suretiyle yapılacak kısa alıntılar dışında, yazarın yazılı izni olmaksızın içeriğin tamamının veya bir kısmının kopyalanması, çoğaltılması, değiştirilmesi veya ticari amaçla kullanılması yasaktır; aksi durumlar hukuki ve cezai yaptırımlara tabidir.

